SAKLI DÜZEN

Sevginin en asil ve müspet ifadesi, bilerek insanlara hizmet etmektir


Yazılı tarih boyunca, Mısır’daki Büyük Gize Piramidi’ne giriş için inşa edilmiş hiçbir yapı belirlenememiş veya keşfedilememiştir. İçeriye giriş ancak, tanınmış ya da tanınmamış hazine avcılarının yıkıcı girişimleriyle başarılmıştır. Üç büyük piramidin hepsinde iç odaların açılmış olduğu ve piramitleri inşa edenlerin yapılara iç boşlukları (odalar, boşluklar, koridorlar, rampalar) dahil ettiği bir gerçektir. Bu durum, rasyonel düşüncenin, böyle boşlukların dıştaki taş kaplamaların tamamlanması üzerine sonsuza dek mühürlendiği sonucuna varmasına karşı çıkmaktadır. Esasen, taş kaplamalar çağlar boyunca aşınarak ya da aşırılarak ortadan kalkmış ve arkada sadece hiçbir son çıkış mahalli bırakmayan alt taş bloklar kalmıştır. Açığa çıkan taş bloklar kendi içlerinde ve aralarında hala bozulmamış bir dış yüzey oluşturmaktadırlar. Piramitleri inşa edenlerin kapanmış boşlukları sadece inşaat sırasında kullanma amacıyla oluşturdukları düşüncesi de mantıklı bir düşünce değildir.
Bilimimiz modern zamanlarda gittikçe artan doğru veriler toplamıştır; Büyük Piramit’in her kenarının, dünyanın bir buçuk saniyede ekvatordaki dönüşünün tam mesafesi olduğu bulunmuştur. Makul bir referans noktası olan bu dönüş mesafesi, harikulade doğru bir başlangıç noktasıdır. Keops Piramidi’nin gerçek orijinal taban boyutları hakkında hükme varmak için farklı metotlar kullanılmıştır. Bunlar genel olarak 230 m’den 231 m’ye dek değişen ölçülerdir; orijinal kaplama olmadığı için gerçek ölçümler artık kesin değildir. Bu nedenle orijinal mesafeyi belirlemek sezgisel metotlara kalmıştır. Bu da, başlangıç noktasına varmak için geriye doğru çalışmalıyız, anlamına gelir.
Akla gelen ilk soru şudur: “Eskiler dünyanın bir buçuk saniyelik dönüşünün ne olduğunu nasıl belirleyebilmişlerdi?” Cevap: Bu çok kolaydı, gözlem yoluyla bulmuşlardı. Kişi ilk olarak dünyayı bizzat bir güneş saati gibi düşünmelidir. Eskiler, onlar her kim idiyseler, birçok dikili taşlar, teğet halinde koridorlar ve gözlem araçları dikmişler ve saat tıklaması ve dünyanın dönüşünün ölçülebileceği ışık kuleleri ve ışık kuyuları yapmışlardı. Açıklamak için verilebilecek en basit model, günümüzde bile tam öğle vaktini belirlemede kullanılan ışık kuyularının mevcudiyetidir. Böyle bir örnek Peter Tompkins’in The Secret of the Great Pyramid (Büyük Piramit’in Sırrı) adlı kitapta yer alan ve Piazzi Smyth tarafından 19. yy.da çekilen fotoğraftır.
Tam öğle vakti, güneş ışınları dünyanın kavisine mutlak biçimde dikeydir, öyle ki tam öğle vaktinde ışık kuyusunun doğu ve batı yüzüne hiç ışık düşmez. Tam öğle vaktini kesin olarak belirlemek için bu olayın iyi bir şekilde ayarlanabileceği farklı mekanik metotlar vardır. Böyle iki ışık kuyusunu tam olarak bir doğu/batı eksenine yerleştirerek ve sonra öğle vaktinin birinci ve ikinci parıldamaları arasındaki aralığı belirleyerek, noktalar arasındaki mesafe bilinebilir ve böylece dünyanın dönüşünün gerçek hızı, gidilen mesafeyi parıldamalar arasındaki zamana bölerek belirlenebilirdi. Eskilerin saatin tıklamasını nasıl böldükleri bilinmiyor ama onların bunu yapmış olduklarının delili Keops’un taban boyutlarında mevcuttur.
Keops’un kenarlarının toplamı (iki dönüş saniyesi) yaklaşık 923,5 metredir. Bu orijinal jeodezik (yeryüzü düzlemini ölçme bilgisi) ölçüm mevkilerinin kanıtlarını araştırırken, bu varsayılabilecek en uygun ölçüdür. Bundan dolayı, iki mevki bir doğu/batı eksenindedir ve 923,5 m ayrıdırlar. Gize düzlüğü doğal olarak düzleşmiş bir zemin değildir. Sfenks’in bulunduğu en doğudaki kenar, batı kenarından çok daha aşağıdadır.
Doğru ölçümler yapmak için bir “düz oyun alanı” yaratmak üzere ilk olarak düz bir düzlem yaratmak gerekliydi. Şimdiki Gize düzlüğünün çoğu düzdür; Kefren ve Mikerinos Piramitleri denilen yapılara inşa alanı hazırlamak için bu şekilde hazırlanmıştır. Düzleme işleminin Keops’un inşaatı için yapılan orijinal yüzölçümünden önce yapıldığı şüphelidir ve aslında bu teoriyi destekleyen fiziksel deliller vardır ama bu başka bir makalenin konusu. Bir düzlük olmadan düz bir düzlem yaratmak nasıl mümkün olmuştu? Bu da o kadar zor değildi.
Modern zamanlarda Nil’deki Fil adasında Syene Kuyusu diye gönderme yapılan ve güneşin en kuzeydeki gündönümü noktasında öğle vakti tüm kuyunun gölgelendiği bir mevki belirlenmiştir. Tekvin kitabında bu kaynağa “Syene’deki Kule” diye gönderme yapılır. Bu yapının başlangıçta tabanı bir yeraltı temeline sahip olan bir kule olarak dikilmiş olması kolayca anlaşılmaktadır. Kule çoktan yok olmuştur ama yeraltı kısmı hala durmaktadır. Bundan şu sonuca varabiliriz; bir kez yapılan ikinci kez de yapılabilir: Yani Gize düzlüğünün en doğusunda yer alan ışık kuyusu da aslında başlangıçta bir kuleydi. Bu kulenin zirvesi, en batıda yer alan ışık kuyusuyla aynı seviyedeydi ve böylece ikisi yüzeyde buluşuyordu.
Günümüzde sözüm ona otoriteler tarafından ortaklaşa tekrar edilen hatalardan biri, Gize platosunun yüzölçümünü yaparken üçgenleme yönteminin kullanılmasıdır. Eskiler mükemmel olan doğu/batı görüş çizgileriyle çalışmışlardır; o zaman mükemmel olan ikiye bölmeler ve dikler kuzey/güney yönünde uzanmaktaydılar. Dikey çizgiler eskilerin sahip olduğu bilinen araçlar olan tahta kancalar ve iplerle kolayca yaratılmışlardı. Eskilerin mevki çizgilerini mükemmel biçimde doğu/batı ekseninde sınırladıklarını ve toprak parsellerini tekrar bölmek için sadece doğru açıları kullandıklarını gösteren deliller öyle çoktur ki! Bu gerçek, aslında çok basitçe görülebilir ama en eğitimli otoritelerin muhtemelen gözden kaçıracağı türdendir. Büyük Keops Piramidi’nin tabanı tarafından oluşturulan kare, gezegenin yüzeyini tam olarak eşit karelere böler. Böylece düzlükte karşılaştığımız şey, sonra kareye geçmektedir.
Gize düzlüğünün orijinal düzlemi Kefren Piramidi’nin inşaatına hazırlık için daha sonraları daha çok kazılınca orijinal jeodezik yüzölçümü noktaları görünmez hale gelmişti. Bununla beraber, kişi şu kısa makalede verilen bilgiyle bile onların bulundukları noktaları kolayca çıkarabilir. Bu iki noktadan biri, Keops’a giriştir. Zaten görülebilir, gökyüzüne bakmaktadır ancak piramitlerin hala firavunların mezarları olduğunu iddia eden modern bilginler tarafından tamamen görmezden gelinmektedir. Ne kadar eğitimli olursa olsun, Keops’un girişi cahiller için değildir. Keops sadece açık fikirli olanlara açılır.
Giriş belirlenmiş, doğrulanmış ve fotoğraflanmıştır. Ama Mısır’ın şu anki durumunda, bu gerçek, eski eserlerden sorumlu olanlar uyanana ya da tamamen uykuya dalana dek hiçbir anlam taşımayacaktır. Ümit edelim ki, bu iki olasılıktan biri yaşadığımız süre içinde meydana gelsin. Böylece biz bilinenden bilinmeyene doğru yol alabilir ve sonra Büyük Piramit’i inşa edenlerin gizlediği ve aynı zamanda sonraki nesiller için sakladığı bilgiyi yeniden elde edebiliriz.

Jennis Strickland

ANILAR, İZLER

İleride de göreceğimiz gibi bu durum, özellikle de önceki hayatlarda yaşanmış bir travma söz konusu ise, geçmiş yaşamlara ait “izlerin, anıların” kişiyi daha sonraki yaşamlarında da etkilemeye devam ettiği gözlenen geçmiş yaşam terapileri için alışılmış bir durumdur. Herhangi bir travma sonucu, “Bir daha asla aşık olmayacağım.” ya da “Erkeklere güvenilmez.” gibi hiç de akıllıca olmayan önyargılara dönüşen kararlar almaya yöneldiğimiz bilinen bir şeydir.
Duygusal durumlar herhangi görünür bir neden olmaksızın kişiyi etkilemeye devam edebilir ve bu nedenle tekrarlayan nefret ve intikam duyguları ortaya çıkabilir. Öyle görünüyor ki bunlar sıklıkla bir önceki yaşamda deneyimlenen en son duygusal durumlardır.
Fiziksel izler de bir diğer türüdür. Şimdiki kötü cilt durumu daha önceki bir hayatta diri diri yanmış olmak gibi bir bedensel travmadan kaynaklanabilir. Migrenler, bazen daha eski bir hayatta kafaya darbe almaktan dolayı gelişebilir.
Geçmiş yaşam terapilerinde çok az sayıda Şiba (Sheba) Kraliçesine rastlanmaktadır, karşılaşılan karakterler genellikle sıradan erkek ya da kadınlardır. Üstelik, geçmiş yaşamlarında kendilerini karşı cinsiyette ya da farklı bir ırkta görmek bireyler için şaşırtıcı olmaktadır.
Geçmiş yaşam terapisi nasıl yapılır? Bu alanda eğitim görmüş olması gereken terapist genellikle iki yaklaşımdan birini kullanır. İlki, ipnoz, ya da gevşemeyi içeren, zaman içinde, belki kısa zaman aralıkları ile geriye gitme ya da uzun bir koridordan yüründüğünü ve bir önceki yaşama açılacak kapıya doğru sürüklenildiğini tahayyül etmek gibi telkinlerle birlikte yürütülen yaklaşımdır. Diğer yaklaşım ise, geçmiş yaşama ait duygulara “köprü” metodu ile bağlanarak ve böylece görüntülerin ve seslerin tekrar canlanmasını sağlayarak kişiyi şu anda ilgilendiren probleme onu konsantre olmaya teşvik etmektir.
Terapist hiçbir yönlendirme yapmaksızın sadece açık sorular sorar ve sonuçta deneyimlenenler birey tarafından ilişkilendirilir. Genelde oldukça faydalı bir etki oluşur.

TEKRARDOĞUŞ

Geçmiş yaşam terapisi doğal olarak tekrardoğuş fikrine dayanır. Doğu insanları tekrardoğuşu çok önceden kabul etmişler ve insanların yaşamdaki iyi ve kötü davranışlarının bir sonraki hayatlarındaki durumlarını yönlendirdiği şeklindeki karma fikrini geliştirmişlerdir. Hindular bu düşünceyi ilk kez Veda ve Upanişad öğretilerinde dile getirmişlerdir. Budistler de reenkarnasyonu varoluş düzenlerinin merkezi olarak görürler. Tibetin Kadim Ölüler Kitabı bugün için ölüme yakın deneyimler olarak adlandırdıklarımızı ve ölüm ile tekrardoğuş süreçlerini bütünüyle tarif etmektedir. Dalai Lama, her enkarnasyonunda, aynı bölgede yaşayan ve diğer testlerle birlikte bir önceki hükümdara ait nesneleri tanıyan bir çocuğu arayan gruplar tarafından seçilmektedir.
Tekrardoğuş aynı zamanda eski Mısır’da, Yunanistan’da, Çin’de ve hatta ilk Hristiyanlarca da kabul edilmiştir. Fakat imparator Jüstinyen’in politik hileleri sonucunda bu fikir Hristiyan Alemi içinde bastırılmıştır. M.S. 553’te Jüstinyen tarafından bir araya getirilen 5. Evrensel konseyde üç oy ile sadece bir tek hayatımız olduğuna karar verildi. Oylama bir bakıma adaletsiz bir şekilde gerçekleşmişti çünkü o zamanki Papa hapisteydi ve batı rahiplerinden hiçbirisi toplantıya katılmamışlardı. Daha sonra tekrardoğuşa inanmak dine aykırı ve cezalandırılacak bir durum olarak kabul edildi. Doğal olarak bu afaroz batı düşünüşünü asırlarca etkiledi. Batıda bu fikir sadece 19. Yüzyılın sonunda spiritüalistler ve teozoflar tarafından tekrar canlandırıldı.

KANIT

Reenkarnasyonun kanıtı nedir? Bugün bile bu ülkede bu konu resmi ortodoks bilimi tarafından hala bir tabu olarak görülmektedir. Fakat nispeten daha tarafsız bir kültür olan Amerika’da, bir araştırmacı vakalar toplamak için uzun yıllardır çok dikkatli bir şekilde çalışmaktadır.
Virginia Üniversitesinden Prof. Ian Stevenson, reenkarnasyonu destekleyen çok sayıda veri toplamıştır. Tipik olarak, küçük bir çocuk, başka bir aile ve ev hakkında konuşmaya başlamaktadır. Pek çok durumlar incelenmektedir ve bazen çocuk çok kuvvetli deliller vermektedir, örneğin, bazı gizli ve değerli şeylerin yerini açığa çıkarmaktadır.
Stevenson’un titizlikle yürüttüğü en son araştırma, doğum izleri ya da doğum kusurları ile geçmiş yaşamdaki ıstıraplı yaralanmalar arasında bağlantılar bulmuştur. Geçmiş yaşam terapisinde, kişinin bir önceki yaşamının bir yerlerde kayıtlı olup olmadığını belirlemek pratik ya da gerekli değildir. Fakat bazen insanlar bunu ortaya çıkarmak için kendilerini mecbur hissetmektedirler.
İngiltere’de yaşayan Jenny Cockell isimli bir çocuk, İrlanda’daki bir ailenin evi ile ilgili olarak ısrarlı rüyalar görmekte ve geriye dönüşler yaşamaktadır. Sonunda bu evin izini bulmuş ve çocukları olduğundan emin olduğu insanlarla -tabii ki şimdi o insanlar kendisinden daha büyüktür- ilişkiye geçmiştir.
Bazen kişinin hikayesini doğrulayan olaylar ortaya çıkmaktadır.
Dave isimli bir adam su ve arılara karşı her zaman bir korku taşımaktadır ve baştan beri muz kokusundan iğrenmektedir. Bu hoşlanmayışlar için hiçbir görünür neden bulunamamıştır.
Bir terapi sırasında Dave kendini bir geçmiş yaşamında bulur. Vücuduna saldıran bir arı sürüsüyle bir nehir kıyısınca koşmaktadır. Kaçmak için suya atlar, fakat boğulur. Bu olaylar nefretlerinin ilk ikisine açıklık getirir, üçüncüsünün nedenini ise ancak bir yıl sonra anlar. İzlediği bir televizyon belgeseli, arıların çılgınca bir biçimde iğnelerini batırmayı istediklerinde, muz kokusuna benzer bir kimyasal salgıladıklarından bahsetmiştir.

GEÇMİŞTEN GÖRÜNTÜLER

Kişinin geçmiş yaşam terapisi esnasında ne gördüğünü bilfiil “görmek” için yazar tarafından bir teknik geliştirilmiştir. Kişiler ipnotize edilir ve önlerine bir çizim tahtası yerleştirilir. Geçmiş yaşam terapisi yönlendirilir ve görüntü, terapistin uyarısı ile dondurulur. Süje gözlerini açar ve çerçevede sabitlenmiş olan görüntüyü (resmi) yansıtır. Bunun için süjelere kurşun kalem verilir ve olduğu gibi kalan hareketsiz manzarayı çizmeleri söylenir. Daha sonra, yerlerine doldurulmak üzere, renkleri tarif etmesi istenir.
Geçmiş yaşam görüntüleri durdurulabilir ve tekrar başlatılabilir ve böylece bu tip görüntülerin ardışıklık içinde bütünü elde edilir. Sonuçta inanılmaz detaylar elde edilir. Metot terapist ve araştırma için oldukça önemli miktarda bilgi sağladığı gibi deneyim için de büyüleyici nitelikte kalıcı bir kayıt sağlar.
Christine Shirley bu şekilde çizilmiş pek çok resim elde etmiştir. Bir tanesi, geçmiş yaşamındaki kocasını eski Yunanistan’daki bir mabette göstermektedir. Diğer bir resim bir köye saldıran fakat öldürülen paralı bir askerle ilgilidir.

GEREKLİ BİR TERAPİ

Geçmiş yaşamlara dönüşün, terapi için oldukça geçerli bir yöntem olduğu hiç şüphe götürmez. İnsanlar diğer terapi türlerinde bazen kendiliklerinden sanki geçmiş yaşamlarına girmektedirler ve hatta bu durum derin doku masajlarında bile ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, bu deneyimlerle ilgilenmek üzere geliştirilmiş ve formüle edilmiş bir yöntem olmalıdır. Bunlar görmezden gelinemez.
Aslında bu alan, terapistin tamamıyla bilgi ile donanımlı ve tecrübeli olmasını gerektiren bir alandır. Uygun eğitim çok önemli ve gereklidir. Geçmiş Yaşam Regresyon Çalışmaları Kolejinin kurulma nedeni budur.

İYİLEŞTİREN MÜZİSYEN

Kemancının salondan kaçtığı giriş paragrafına dönecek olursak, bu 19. yüzyıl senaryosu, şu anda West End Müzikalinde çalan günümüz gitaristlerinden Karl tarafından, çok canlı ve duygu yoğunluğu içinde bir geçmiş yaşam terapisi seansında deneyimlenmişti. Aşırı sayıda teli ve enstrümanı yanında yedek bulundurma şeklindeki şiddetli obsesyonunu çözümlemek çabasıyla geçmiş yaşam terapisine başlamıştı. Bir gevşeme durumunda bu soruna odaklanmasıyla birlikte, kendisini otomatik olarak sahnedeki panik görüntüsünün içinde buldu. Olaylar güçlü ve tatsızdı ancak Karl için şaşırtıcı olan, bu konuda kendisini artık mecbur hissetmediğini fark etmesiydi. Şuurdışı bir seviyedeyken bir telkini kabul etmiş, bir şeyler serbest bırakılmış ve Karl iyileşmişti.

Kaynak: Avrupa İpnoterapi Kolejinin internetteki sayfalarından alınmıştır.


a) Jeolojik Sebep:
MU kıtasının batışı bir anda olmayıp kademeli olarak gerçekleşmiştir. Yerküre kabuğunun temel kayası olan granit, muazzam boşluklar veya yüksek seviyede patlayıcı özelliği arz eden volkanik gazlarla dolu cepler yüzünden kalbura dönmüş haldedir. Bu cepler boşalıverince ara bölmeler, ayakta tuttukları kara parçasının sulara gömülmesine yol açacak şekilde çökmüştür. Churchward’ın araştırmalaları, bu kadim uygarlığa ağır bir darbe indirmiş olan felaketin, kıtayı dik tutan ve birbirlerinden ayrı durumda bulunan, ama birbirlerine çatlaklarla veya yarıklarla bağlı olan bir dizi üst cepteki gazların boşalıvermesi sonucunda meydana geldiğini ispatlamaktadır.
İlk volkanik infilaklarla meydana gelen depremlerden MU’nun daha çok güney bölgeleri zarar görür. Depremden ortaya çıkan dalgalar güney şehirlerini yok eder. Volkanik patlamalar bir zaman sonra durur; yıkılan yerler yeniden yapılır, sosyal faaliyetler yeniden başlar. Ancak birkaç nesil sonra yeniden başlayan depremler kıtanın geride adacıklar bırakıp tümüyle batmasına neden olarak, bu uygarlığın sonunu getirir. MU’nun tümüyle batışı “Troano Belgesi”ne ve “Uxmal Mabedi” kayıtlarına göre11.500-12.000 yıl önce vuku bulmuştur.
b) Ezoterik Sebep :
MU Uygarlığının batış nedenlerini Dr. Bedri Ruhselman Neo-Spiritüalizme dayanarak şöyle açıklamıştı:
MU Medeniyeti, zamanının en son realitesine varmıştı. Bunun bir üst plana çıkabilmesi için, dünyada mevcut her olayda olduğu gibi, esas olan bir teşevvüş devresine girmesi gerekirdi. Ve nitekim J.C’ın dejenerasyon dediği ve bizim de teşevvüş diye nitelendirdiğimiz olay zamanın realitesini aşmak için ortaya çıkmıştır. J. C’a göre ise; Dünyada hiç bir millet, MU’lular kadar kendi inançlarına bağnazca bağlanmamıştır. Tibet’te bulunan “Lhasan Belgesi”nde kıtanın batışı şöyle anlatılmaktadır: “Şimdi deniz olan yere yıldız düştüğünde, yedi kent altın kapıları ve saydam tapınaklarıyla fırtınadaki yapraklar gibi sallandı. İnsanların çığlıkları ortalığı kapladı. Tapınaklara koşarak kurtuluş aradılar. Bilge RA-MU kalktı ve onlara şöyle dedi: ‘Sizlere bütün bunları önceden haber vermedim mi? Hepiniz öleceksiniz ve yeni bir nesil doğacak . O nesil üstünlüğünün, üzerine giydiği şeylerden olmadığını, kendisinin feda etmiş olduğu şeylerden meydana geldiğini unuttuğu an, sizlerin başına gelenler, onların başına da gelecek.‘ Dünyanın büyük idarecisi MU kıtası, depremlerle sarsıldı. Kıta iki kere kalktı ve ateşler içerisinde gözden kayboldu. ”
Şimdi bu bilgiye göre diyebiliriz ki; Bir medeniyet ne kadar yüksek, ne kadar parlak ne kadar kapsamlı olursa olsun, eğer bağnaz denecek kadar bağlı ve hareketten yoksun kalırsa, o medeniyet teşevvüşe düşmeye yüz tutar. Bu bir tabiat kanunudur. J. C diyor ki: MU medeniyeti asla dogmatik değildir. Buna rağmen son zamanlarda sanki dogmatik bir bağnazlıkla realiteler dondurulmuş ve putlaştırılmıştır. Böylece o güzel realiteler, yerlerini hurafelere ve batıl inançlara terk etmiş ve teşevvüş başlamıştır.
Diyebiliriz ki; Bir uygarlık ne kadar geniş kapsamlı, kütlesel ve ne kadar büyük olursa, ondan önce gelen teşevvüş devresi de o nisbette ağır ve tahammülü güç bir görüntü arz eder. demek ki MU medeniyetinin yıkılması bir icaptır.

MU UYGARLIĞI VE ANADOLU

MU Uygarlığının, yukarıda incelemiş olduğumuz kolonileşme hareketlerinde her iki ana kolonileşme hattının (Doğu ve Batı) üzerinde yaşamakta olduğumuz Anadolu toprakları için önemli bir yeri olduğunu görmekteyiz. MU halkının bir kısmının Doğu koloni hattıyla Anadoluya gelip ilk atalarımızı oluşturduklarını, Batı koloni hattını incelediğimizde ise MU kıtasının en önemli kolonilerinden birinin büyük Türk devletlerinden biri olan UYGURLAR’ın ataları olduğunu görmekteyiz. Ayrıca tarih boyunca Anadoluyla etkileşim içinde olan Mezopotamya bölgesindeki Uygarlıkların atalarını da MU’dan göç edenlerin oluşturduklarını biliyoruz.
Anadolu halkının en eskisinden en yenisine, yani en son göç olan Oğuzların göçüne kadar bütün beslenme kaynağı Moğolistan’dır. Ve Moğolistan bölgesini de MU’dan göç eden Batı kolonilerinin bir kolu oluşturmuştur. Atlantislilerin göçü nasıl Mısır’ı meydana getirmişse, orayı kendileri için büyük bir göç yeri ve temel bir vatan yapmışlarsa, MU Uygarlığı’nın insanları da Uygurları temel olarak seçmişlerdir. Dolayısıyla iyilik ve güzellikle, felsefeyle ilgili bütün bilgileri oraya nakletmişlerdir. Uygurların kaynağı bugünkü Moğolistan ve Gobi Çölü’nün dağ yamaçlarına yakın olan bölgelerdir.
Sayın Ergün Arıkdal’ın da belirttiği gibi; “Uygurların inanç, bilim, sosyolojik yaşam, insan ve doğa arasındaki denge, insan ve kozmos arasındaki yapılar bakımından getirip bıraktıkları esaslar çok doğrudur. Büyük Uygur göçüyle birlikte MU bilgeliği ve Atlantis teknolojisiyle yetişmiş olan büyük insanlık güçleri de, zekası ve zihni de göç etti. Onların içinde karışmış birçok varlıkta tohum halinde kapasite mevcuttur. Bu kalıtımın artık ne Atlantis’te ne de MU’da olmayışı, bunların sadece bir kısmının Mısır taraflarında, bir kısmının da Uygurlarda kalışı çok önemlidir. Bu insanların en çok taşıdıkları özellik, duyular dışı algılamayla ilgili kodlardır. Bunlar mükemmel bir şekilde hiçbir bozulmaya ve eksilmeye yer bırakılmadan o varlıklar tarafından göçlerle bu ülkeye, Anadoluya yeniden getirilmiştir. Kaybolmuş o yetenekler o insanlar tarafından tekrar yayılmıştır. Bu nedenle Anadolu insanının hepsi ister istemez sürekli bir şekilde üst planlarla irtibat halinde yaşar. Bizim iç yüzümüz sürekli bir şekilde ruhsal dünyaya dönüktür. Çünkü doğamızda, taşıdığımız DNA’larda bu tarafımız gelişmiştir. Bunlar, bize anavatanımız MU’dan, Uygur akımından intikal eden bir vazife mirasıdır. Anadolu insanının vazifesi, MU’da ve Atlantis’te olan, kendisinden sonraki büyük insanlık kitlesinin üzerine bırakacağı bilgi intikalini sağlamaktır.
MU Uygarlığının bize naklettiği en büyük bilgilerden biri, tek olan ve kendi kendisiyle sınırlanmış olan bir Mutlak’ın, bir Yaradan’ın ve bir yaratılışın olduğudur. Bu DNA’ya sahip olan varlıkların birinci temel ilkesi budur. Ve en büyük vazifeleri de bu ilkeyi yeniden yaratmak ve sahip olabilmek, bunu şuurlu bir şekilde yaşamanın yollarını sağlamaktır. Birçok bilgilerin uzaylılar tarafından insanlara verilmiş olması gerekmez. Bizim elimizdeki birçok bilgiler dedelerimizin dedesinin, belki bin kuşak ötedeki enkarne olmuş ruhsal varlıkların bıraktığı mirastır.”

Kaynaklar:
-Batık Kıta Mu Uygarlığı, Santesson, H. Stephan (Ruh ve Madde Yayınları)
- Batık Kıta Mu’nun Çocukları, Churchward, James (Ege Meta Yayınları)
-Ruh ve Madde Dergisi, Kasım, 1998
-Kayıp Kıta Mu, J. Churchward (Ege Meta Yay.)

Bütün evreni dıştan içe doğru saran sevgi enerjisi, varlıklar tarafından çeşitli derecelerde tezahür ettirilmektedir. Buna rağmen, günlük yaşamımızda insanların birbirlerini sevmediklerini gözlemlemekteyiz. İnsanlar birbirini neden sevemez? Bu iktidarsızlık, bu güçsüzlük, bu negatif durum nereden ortaya çıkıyor?
Sebeplerden birisi, otomatik yaşamaktır. Otomatik yaşam, hayatı kurulu bir düzen halinde, belli bir programı aynen tekrarlayan bir sistem gibidir. Nitekim, Gurdjieff’e göre, insan kendini tanımayan ve kontrol edemeyen bir makinedir. Davranışları ve cevapları mekaniktir. Elimiz yandığı zaman geri çekmemiz, taş atıldığı zaman başımızı eğmemiz birer mekanik tepkidir. Aynı şekilde, şartlanmış olduğu bir fikri benimseyerek refleks tarzında karşılıklar verir. Davranışları düşünülmüş değildir. Tıpkı bitki köklerinin suya yönelmesi gibi. Bitkinin kökü rutubetli yere doğru kendiliğinden gider, toprağın çeşitli sertliklerine uyum sağlaya sağlaya, esneklik göstere göstere. İnsan da, “sev seni seveni” gibi otomatik ifadelerde bulunur.
Otomatik insanın sevgisi bedensel ve duygusal tatminlerden ibarettir. Sevgi gibi yüksek ve hareketli enerjinin otomatik davranışlar içindeki bir bünyeden geçebilmesi mümkün değildir. Otomatik replikler bünyemizde dirençler oluşturuyor. Bu yüzden de sevemiyoruz.
İkinci sebep dış tesirlerdir. Çağımız insanını dış tesirlerin yönettiğini açık bir şekilde görmekteyiz. Çok farklı dış tesirler bizi kendi doğrultularında, kendi amacında kullanmaya çalışıyor. Adeta rüzgara yakalanmış bir yaprağın salınımlar yapmasına benziyoruz. Ailenin ve toplumun baskılı şartlandırmaları, birtakım akli kontroller de gelişimimize engel olmaktadır. Gelişmediğimiz için de, sevgi enerjisini kendi bünyemize alamıyoruz.
Dış tesirler arasında toplumsal gelenek ve görenekler, moda, dinler, radyo, TV ve yayınlar yoluyla yapılan reklam ve şartlandırılmalar bulunmaktadır. Tüm bu mekanik sistemler insanları maddesel rahatlık ve mutluluk peşinde koşturuyor. Doğallık ilkesinden, doğal olmaktan alıkoyuyor. Temelde bunların, insanın aklında ve vicdanında kabul gördükten sonra, gelişmeye açık olarak dikkatle ele alınması gereklidir.
Toplum, insanın neyi sevip sevmemesi gerektiği konusunda onun adına karar verir hale gelmiştir. Medya sürekli tek yönlü alternatiflerle bizlere ısrarlı dayatmalarda bulunmaktadır. Bize zorla bir şeyleri kabul ettirmeye çalışmaktadır.
Bu durum kendimizi tanımamıza, dolayısıyla kendimizde mevcut birtakım enerjetik akışların doğal bir şekilde hareket etmesine engel olmaktadır. Bu engelleniş ise sevgi ile hareket etmemize veya bir sevgi düşüncesinin zihnimizde oluşmasına imkan vermemektedir.

DUYGUSALLIK

Bir diğer direnç kaynağı da duygusallıktır. İnsanoğlu mantıklı ve muhakemeli hareketten ziyade duygusal hareket etmeye eğilimlidir. Duygularımız bizi daha fazla kontrol altında tutar. Sonrasında da duygusal olmakla övünmeye başlarız. Sevgide duygusallık payının ne kadar çok olduğunu ifade eder, bunu birbirimize anlatmaya çalışırız.
Halbuki duygusallık bir sevgi tezahürü değildir. Duygusallıkta sevmek, ilgilenmek, şefkat ve acıma, birlik, “ben ve o biriz” fikri bulunmaz. Çünkü bu konulara duygusal olarak yaklaştığımızda, başka bir duygusal durum bunları hemen sarsıp yıkabilir. Daha güçlü bir duygusal hayat bakış açımızı değiştirebilir. Beyaz olarak düşündüğümüz bir nokta, birdenbire siyaha dönüşebilir, arkasından nefret gelebilir. Sürekli bir şekilde, “Seni seviyorum.” dediğimiz bir insana, belli bir duygusal hal değişiminden sonra, “Seni sevmiyorum.” diyebiliriz.
Hint terminolojisi insanın duygusallığın kontrolü altında olduğunu “at ve süvari” terimleriyle ifade etmeye çalışır. Mesela Bagavatgita’da Krişna, Arjuna ile beraber savaşa çıkar ama savaş arabasının önünde beş tane atı vardır. Bu beş at duygular ve duyuları temsil eder. Bunlar görmek, işitmek, tatmak, dokunmak ve koklamak gibi vasıtaları gösterir. Arjuna bunları gemlerinden yakalamıştır; onlara hakim vaziyettedir. Bu örnek her devirde insanlığın önündedir. Duygular at gibidir, biz de zihin, akıl ve gerçek muhakeme sahibi ruh olarak bir süvari gibi bunlara hakim olmak zorundayız.
Çoğunlukla gemler bizim elimizdedir fakat arabayı götüren biz değiliz, atlardır. At nereye gidiyorsa biz de oraya gidiyoruzdur. Arabayı biz sürüyoruz zannederiz. Dizginlerimiz veya geme verdiğimiz işaretlerle at yön bulmamakta, kendi gördüklerine, kendi isteklerine göre yol çizmektedir.
Halbuki süvari, atı istediği yönlerde götürmelidir. Tıpkı engelli at yarışlarında olduğu gibi, süvari durumundaki ruhsal varlıklar atlara istedikleri hareketleri verdirmelidir. Burada süvariler, mükemmel insanı, şuurlu ve uyanık varlıkları temsil etmektedir. Atları, yani duygularını terbiye etmişlerdir.
Bu yarışlarda bazen atların ayakları takılıp, engelleri devirebiliyorlar. Aslında burada sürçen at değil, insandır. Bizler de hayat içinde engellere tosluyor, bazen düşüyoruz ama düştüğümüzü fark edemiyoruz. Tüm bunlar kontrolü kaybetmemizden ileri geliyor. Beden üzerinde kontrolü kaybettiğimizde de, sevgi gibi kozmik enerjilerin bünyemize girmesine ve bünyemiz vasıtasıyla bu enerjilerin etrafımıza dağıtılmasına engel oluyoruz.
Tatmine ve almaya dayanan duygusal sevgi, kararsız ve değişken bir sevgidir. Şartlara ve tatmin edilmeye bağlı olarak sevginin nefrete, nefretin de sevgiye dönüşmesi her an mümkündür. Elbette böylesine dengesiz bir hayat, bir aile veya toplum içindeyse felaket bir hayattır, hiç çekilmez. Günü gününe, saati saatine uymayan bir işlemdir. Bu tür değişkenlikleri istikrarlı hale getirmemiz gereklidir.
Duygusal sevgiye duygusal tatmin demek daha doğrudur. Çünkü beraberinde bencillik, kıskançlık, alınganlık, öfke ve nefreti de getirir.
O halde temel vazifemiz, duygusal sevgiye girip girmediğimizi anlamaktır. Sevgi değil de duygusal tatmin peşinde koşup koşmadığımızı fark etmektir.

BENLİKLERİMİZİN ÇOKLUĞU

İnsanın doğal karakterlerinden biri de birçok benliklere sahip olmasıdır. Benliklerimiz, toplum içinde dış tesirlerden, duygulardan kaynaklanan birtakım kabuklardır. Çeşitli yerlere, insanlara, hatta duygusal çıkarlarımıza göre farklı kişilikler, pozlar takınırız, o anda öyle gözükürüz.
Evde, sokakta, iş yerinde, okulda gerçek ben’imiz değil, hepsi duygularıyla ve çıkarlarıyla davranan çok sayıda ben’lerimiz bizi yönetir. Örneğin, evdeki mantalitemiz, zihinsel durumumuz, duygusal halimiz ile sokaktaki halimiz arasında büyük farklar vardır. Kendimizi hemen değiştirip, o ortamın gerektirdiği düşünce ve şekil düzeyine getiririz.
Her bir benin belirli bir rolü ve repertuvarı vardır. Nitekim küçük ben’lerin sevgileri de küçüktür. Küçük çıkarlara ve tatminlere dayanır. Her ortamda ve her kişiye karşı takınılan sahte sevgi maskelerinin gerçek sevgiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur.
Gayet samimiyetsizce sergilenen, yalana ve çıkara dayanan sevgi gösterileri çağımızda revaç görmekte, teşvik edilmektedir. Başarının temeli adeta sevgisizliği belli etmeme hünerine dayanmaktadır.
Samimi olmayan durumlar da gerçek sevgiyi yaşamamıza engeldir. Samimiyet çok önemli bir konudur. İnsanlar birbirlerine samimiyeti aktaramıyorlar. Aktarırlarken kusurlu davrandıkarı için de karşı taraf samimiyetten anlayamıyor. Halbuki bir insanın gerçekten art düşünce olmadan bir iş yapmış olduğunu fark edilebilmesi gerekir. Yapılan bir davranışta sevgi enerjisi varsa, hiçbir zaman negatif şekilde ele alınmaz. Onu karşı taraf hisseder, çünkü bu hareketin içinde sahtekarlık ve riya yok, pozitiflik vardır. Ama biz onu yapamıyorsak, o zaman ikiyüzlü hareket etmiş oluruz ki, zaten uygun bir tavır değildir.
Kendini bilme ve tanıma, olayları değerlendirme bakımından gerçek objektifliğe ulaşabilmek için çok benlilik üzerinde durmamız gereklidir. Çünkü bu durum sadece sevginin tezahürüne değil, varlığımızın bütünüyle tezahür etmesine de engel olan bir olgudur.
Tek bir benliğe sahip olmak, kendini bilmenin en üst seviyelerinden biridir. Elbette çok zor bir uğraştır, bu yüzden çok benliliği minimum bir düzeye getirmemiz de yeterli olabilir. “Bunu yapmamız imkansız“ denebilir. Çünkü dünya yasaları içinde aynı zamanda birtakım etkilere karşı da savunma sistemleri yaratmak zorundayız. Belki de bu çok benlilik dediğimiz şeyde savunma arzuları vardır.
Eğer başkasına zarar vermeden orada başka türlü bir benliği yaşatmak ihtiyacını hissediyorsak ve bu bizim gelecekteki tekamül ihtiyaçlarımızı sağlamak bakımından bir fayda getiriyorsa, bu bir savunma mekanizması olarak da ortaya çıkabilir. Ama bunu adet haline getirmemek gerekir. Aksi takdirde istismara kadar gidebilir. Her seferinde karşı taraftaki insanlara kendi özümüz hakkında bir bilgi verememiş oluruz. Kendimizin ne olduğu başkalarınca anlaşılmazsa, hiçbir arzumuz yerine gelmez. Toplum içinde giderek kendimizi sınırlamaya tabi tutarız. Yalancı çoban gibi, samimiyetsizliğimiz insanlar tarafından anlaşılırsa, bu damgayı söküp atmak çok zordur.
Bu nedenle, bu savunmaları mümkün olduğunca geciktirip daha olumlu duygu ve düşünceler üreterek çok benlilikten kurtulmaya çalışmalıyız. Kendimizi aldatmaya hiç gerek yok, ki gerçek yalan budur. Dinsel metinlerde ortak ifade edilen, “Yalan söylemeyiniz” konusu, varlığın önce kendi kendisine yalan söylememesidir. Yani çok benli olmamalıdır. Kendi özüyle karşılaşmayı öğrenmesi gerekir.

OLUMSUZ DUYGU ve DÜŞÜNCELER

İnsan bünyesinden sevgi enerjisinin geçişine engel oluşturan en büyük etken, olumsuz duygu ve düşüncelerdir. Kutsal kitaplar direkt olarak, bizim araştırmamıza yer bırakmadan hatırlatmıştır bu tür duyguları. Çünkü insanın içinde kin, nefret, kıskançlık, kibir, alınganlık, vesvese, sistematik şüphecilik, korku, hatta aşırı hayranlık ve özenme olunca, sevgi tezahür etmiyor. Hep bunları söylemeye çalışmışlar.
Olumsuz duygu ve düşüncelerin kaynağı korkudur. Bu sadece fizyolojik değil, ayrıca yaşayış düzenindeki herhangi bir değişikliğe karşı olan korkuları da kapsar. Bazı insanlar ölümden korkmaz, ama mahrum olmaktan korkar. Elbisesinin olmaması, arkadaşlarının terk etmesi, aç kalması, hor görülmesi, bulunduğu mevkiden düşmesi gibi. Başka insanların kendisi hakkındaki değerlendirmeleri çok daha önemlidir o korkuyu yaşayan insanlar için.
Bu korkular da, sevgi akışının kendi bünyemizden geçişine engeldir. Aşırı tutuculuğa, ihtiyata götürdüğü için başkalarına sevgiyi yansıtamayız. Günümüzde, herhangi bir yerde bir insanla göz göze gelmek, merhabalaşmak, hatır sormak bile bir korku haline gelmiştir. “Acaba bunun arkasından bir şey mi çıkacak?” “Benden çıkar mı umuyor?” gibi türlü düşünceler gelebiliyor. Çünkü o korkular, güvensizliği de yaratmaktadır.
Olumsuz duygu ve düşünceler objektifliği de önler. Yani gerçeği yorum katmadan göremeyiz ve anlayamayız. Sübjektif olduğumuzda bir olaya veya bir manzaraya kendi yorumlarımızı da katarız. Olayın veya manzaranın içinde olmayan bir şeyi, sırf hoşumuza gidiyor diye katarız, ekleriz. Halbuki objektiflikte yorumlara, kişisel ilavelere gerek yoktur. Ne görüyorsak o şekilde yorumlamamız gerekir. Olumsuz yorumlara girdiğimiz için, olmayan şeyler yarattığımız için de o obje veya olaylar hakkında gerçek bilgi sahibi olamıyoruz, tanıyamıyoruz. Kendimize göre bir benlik havasına giriyoruz. Kendini beğenen, kişi ve olaylara yabancı olanlar kendi ve başkası diye ayrımlar koyar. Ve sevgi de bu ayrımları kolay kolay aşamaz.

ÖZDEŞLEŞMELERİMİZ

Sevgiye engel olan diğer bir etken de özdeşleşmeler, eş koşmalardır. Çağımız insanının en büyük zaafı, kendi öz varlığı dışındaki objelerle kendini bir tutması, özdeşleşmesidir. Böyle bir kimse kendi varlığını unutmuştur. Özdeşleştiği objeyle sevinir, onunla üzülür. Bunun en büyük örneklerini kulüp ve parti sevgilerinde görüyoruz. Bu durum öyle bir özdeşleşme yaratabiliyor ki, sonunda başkalarının canına, malına kastedecek kadar şuursuzlaşabiliyor. Eğer kulübü kazanmışsa kendisi kazanmış, kaybetmişse kendisi kaybetmiş gibi oluyor.
İnanç sistemlerinde de bir özdeşleşme vardır. Bütün kutsal kitaplar eş koşmaya karşı insanları uyarır. Tanrı’ya karşı eş koşmayınız derler, ama inanç sahipleri o inanç sistemi dahil, her şeyi eş koşar. Tanrı’nın, “Bana eş ve ortak yaratma.” demesi, sadece ilahi bir istek değil, hiç bir şeyi kendine eş ve ortak koşma manasına gelmektedir. Bizler birçok şeye sahip olabiliriz ama onlarla özdeşleşmemeliyiz.
Eş koşmalar çoğu kez gelişmemize engel olur ve hayatı çekilmez bir cehennem haline çevirir. Kişinin, kendisini “Sevdiği ev, çiçek, köpek, sevgili, bankadaki para, giydiği elbisesi, oturduğu makam koltuğu, iktidarı...” gibi görmesi bir putperestliktir. Bunların hepsi belli bir zaman süreci içinde hareket etmek zorunda olan olgulardan ibarettir. Bugün öyleyse, yarın böyle olacaktır.
Özdeşleşmekteki en büyük zorluk, kişinin kendi varlığını unutmasıdır. Kendini unutan kişinin de gelişmesi, insanlık görevlerini yerine getirmesi zordur. Kozmik enerjilerle olan bağının çok azalmasına sebep olabilir, ki bu da onun her an yok olmasına, fizik varlığının ortadan kalkmasına sebep olabilir. Çünkü fiziksel varlığı hiçbir işe yaramıyordur artık. Özdeşleştiği objeyle sevinir, onunla üzülür, objektiflik ve akli prensipler kaybolur, açı daralır, anlayış kaybolur ve taraf tutulur. Kendisi ile obje arasında fark yoktur. Sevdiği şey elinden gitmesin diye her şeyi çiğner geçer. Ama özdeşleştiği şey kendisini artık tatmin etmiyorsa, hevesini de almışsa onu da bir tarafa atar.
Eş koşmanın daralmış yoğun ilgisi sevgi değil, o obje üzerinde hegemonya kurmaktır. Kendini tatmin etmek için objeyi kendi tekeline almaktır. Oysa mal canın yongası oldukça hep ıstırap verecektir.

SEVGİ ENERJİSİNİ DAĞITABİLMEK

Beşer varlığı olarak en büyük vazifelerimizden biri sevgi enerjisini kullanıp dağıtmamızdır. Sevgi, yapıcı bir enerjidir, varoluş enerjisidir. Ruhsal enerjinin madde üzerindeki tasarrufu bu enerjiyle olmaktadır.
Sevgi enerjisini bünyemizden geçirmediğimiz sürece sağlıklı bir bedenimiz de olamaz. Hastalıkların büyük bir kısımı kozmik dengeye ulaşamamızdan ileri geliyor. Kozmosla kendi aramızda bir bozukluk var, oradan gelen tesirleri alamıyoruz. Veya daha üstün hale getirip yansıtamıyoruz. Bu yüzden de sevgisizlik doğuyor. Bunlar bedenimizde somatik, yani bedene yansıyan rahatsızlıklar meydana getiriyor. Özellikle kanser ve AIDS gibi hastalıklar virüsten kaynaklanıyor görünüyorsa da, temelde 20. yy’ın bütün sevgisizliğinin bir reaksiyonudur. Sevgisizliğin meydana getirdiği dengesizlik kanser ve AIDS adlı altında ortaya çıkıyor. Böyle devam ettiği sürece de başka türleri de çıkabilecektir.
Sevgi, eş koşmayla değil, tam tersine terk ile olur. Terk; her şeye ve herkese karşı aklı ve vicdanı kullanarak davranmak, yerinde ve zamanında hareket etmektir. Sevmek, tekel altına almak değil, sevilenin özgürce gelişmesine imkan sağlamaktır. Bu imkanı sağlayabilmek için de eş koşmamak gerekir.
Sevmek bu yalan dünyanın, yani insanın kendi kendine yarattığı dünyanın yıkılmasıyla mümkündür.

Ergün Arıkdal


İnsanlar tekamül etmek için tekrar doğarlar. Ruh bütün evrenlere dağılmış olan Tanrı Kanunları'nı, insan bedenini kullanarak araştırır ve öğrenmeye çalışır. Fakat bu bilgi tek bir hayat içerisinde elde edilemez, çünki bilgi sonsuzdur. Ruhlar, evrenin her yerinde tekrar tekrar doğarlar. Her tekrardoğuşunda biraz daha bilgi ve tecrübe kazanarak yükselir. Gerileme yoktur, yani insan gene insan olarak doğar; ceza olsun diye bitki ya da hayvan bedeninde doğmaz. Ruh, insan değildir; ruh, bitki ya da hayvan da değildir. Bunlar tekamül araçlarıdır. Bunun için ruh, bitki, hayvan ve insan bedenlerini kullanır. Her tekrardoğuş yeni bir role bürünmektir. Ruh, her seferinde dünya sahnesinde yeni bir rol oynar ve işi bitince çekilir.

Geçmiş hayatlarımızı neden hatırlamıyoruz? Çünki unutan bedene ait hafızadır; ruha ait olan hafızamız hiç bir şeyi unutmaz. Yeni bir bedenle, yeni bir hayata başlayan ruhun, dünya hayatında başarılı olması için geçmiş yaşamını unutması gerekir. Geçmiş yaşamları hatırlamak, şimdiki hayatımızın sebebini bilmek demektir. Halbuki dünya hayatının gayesi, deneye yanıla çaba göstermek ve tecrübe kazanmaktır. Bu sebeple geçmiş hayatlarımızı unutmamız büyük bir kolaylıktır.

Geçmiş hayatlar kendiliğinden ve deneysel olarak hatırlanabilir.

Gerçek adalet tekrardoğuşla sağlanır. Çünki evrenin idaresi; bazı insanlara uzun ömür, zenginlik, sağlık, güzellik ve şans dağıtırken, bazılarına kısacık bir ömür, fakirlik, hastalık, çirkinlik ve bahtsızlık vererek keyfi davranan bir tanrının elinde olmadığı gibi, tesadüflerin elinde de değildir. Evrende her şey Tanrı'nın koyduğu Kanunlar'la işlemektedir. Tesadüf yoktur. İşte, gerçek adalet, Sebep-Sonuç Kanunu'na göre sağlanır. Daima bir Tanrısal Dengelenme vardır. Yukarıdaki maddi değerler, ruhun bilgi ve tecrübesini artırmaya yarayan vasıtalar olup, hepsi dünyada kalacak olan göreceli değerlerdir.

İnsan kaderini kendi oluşturur. Çünki Tanrı, varlıklarını bu kabiliyette yaratmıştır. Maddesel evrende her şey Sebep-Sonuç Kanunu'na göre yürür. Bu kanun gereği, ne ekersek onu biçeriz. Yaşadığımız bütün olaylar, başımıza gelen her şey, daha önceki hayatlarımızda yaptıklarımızın doğal sonucudur. Bir hayatın sonucu, gelecek  hayatı hazırlar. Bir hayat kendisinden önceki hayatın sonucudur. Tanrı kimsenin alnına kara yazı yazmadığı gibi, kimseyi kayırmaz; dili, dini, cinsiyeti, ırkı ve milliyeti ne olursa olsun, bütün insanlar O'nun nazarında birdir. İnsan, kendi bilgi ve görgüsüyle sınırlı hür bir iradeye sahiptir; yani seçme yapabilir. O halde Sebep-Sonuç Kanunu'na göre iyilik de, kötülük de insandandır ve asla bir adaletsizlik söz konusu değildir. Ne kadar ıstıraplı olaylar yaşarsak yaşayalım, ne başkalarını ne de Tanrı'yı suçlama hakkına sahip değiliz. Çünki her şeyin sorumlusu insanın kendisidir. Seçmenin sorumluluğu insana aittir.

İnsana hatalarından dolayı ceza değil, telafi imkanı verilir. Çünki mükemmel olan Tanrı, mükemmel olan ruhu, maddesel tecrübesizliğinden dolayı azarlamak ve cezalandırmak için yaratmamıştır. Evrenin hiç bir köşesinde ruhu yakabilecek bir ateş mevcut değildir. Dünyada beden vası tasıyla tekamül etmekte olan ruh, dünyanın şartları gereği ancak deneye yanıla, hata yaparak bilgi edinebilmektedir.


"Shambhala" (Şambala), "Dünyanın Kalbi", "Yüce Ülke", "Bilgeler Ülkesi" gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis'ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekamülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi'ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve "Kutup" olarak ifade edilen ve "Brahatma" veya "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta'nın lideri, Dünya'yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi'nin fizik alemdeki temsilcisidir.

1912'de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon'a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak ifade edilen yer, O'nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada 'inisiyasyon'dan da geçmiştir.

Agarta'nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon'a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya'da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta'nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta'nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Tekrardoğuş olgusu, ilk ortaya çıktığından bu yana oldukça karmaşık hale gelmesine, bu öğretinin ayrıntılarında farklılıklar olmasına rağmen, en genel varsayım, bu gezegenin bize öğreteceği her şeyi tecrübe etmek amacıyla defalarca dünyaya gelmekte olduğumuzdur. Dünyaya ait bilgilerde mükemmelliğe ulaşana kadar da, bedenlenme ihtiyacından kurtulamayız.


VARLIK GELİŞTİKÇE SEÇME ÖZGÜRLÜĞÜ ARTAR

Yeryüzündeki devrimiz ilk başladığında, enkarne olmamızın uygun olacağı zaman ve mekan şartları oluşuncaya kadar beklemek durumundayızdır. Bu anaokulu seviyesindeki görevimiz sadece, bizlere verilmiş malzemeden en iyi şekilde yararlanmaktır. Farklı dünya yaşamları olmadan, hiçbir mantıklı ve aklı başında seçimler yapılamaz. Ancak yavaş yavaş, doğum ile ölüm arasında karşılaştığımız ruhsal rehberlerden yardım geldikçe, bir sonraki bedenlenmemizi, gelişimimiz maksimum düzeyde olacak şekilde kendimiz düzenleriz.
Şuurumuz ilerledikçe, toplam tekamülümüzün bir parçası olarak her hayatımızı aştıkça, seçimlerimizin artmasına ve zenginleşmesine izin verilir. İşte bu bizim gerçek özgürlüğümüzdür. Bize hiçbir şey empoze edilmemiştir. Ancak hayatımızın ıstırap dolu ya da zor geçmesini bizler gerekli görmüşüzdür. Ve dünya üzerinde sahip olduğumuz anlayıştan çok daha geniş bir anlayış içindeyken, o tecrübeleri belli dönemler yaşamayı kabullenmişizdir.
Dünya üzerindeki eğitimimizi tamamladığımızda buraya bedenlenme ihtiyacı kalkmış olur. Yine de eğer iyi bir sebebimiz varsa, buraya bedenlenmeyi de seçebiliriz. Özel bir öneme sahip bir vazifeyi yerine getirmek bu iyi sebepler arasında sayılır. Artık kişisel bir hedef değil, insanları eğitmek ve onlara tekamül yolculuğunda yardım etmek gibi bir hedef söz konusudur.


RUHSAL PLANLARIN UZANTISIYIZ

Tekrardoğuş süreci hayat ile “ölüm” arasında basit bir değişim gibi algılanabilir. Ki bu süre içinde varlık iki yaşam arasında dinleniyormuş gibi görünebilir. Ancak konunun derinlerine inildiikçe, çok daha karmaşık ve süptil bir yapıya sahip olduğu görülecektir. Mesela plan ruhları konusu bize, hayatlarımızın belli insanlarla çok yakından bağlantılı olduğu fikrini sunmaktadır. Bizler ruhsal yönden bir birey olarak çalışmamıza rağmen, en yoğun bilgilerimizi, bu planın diğer varlıklarıyla beraber geçirdiğimiz tecrübelerden elde ederiz. Bu demek değildir ki, o planın tümü aynı yere aynı anda bedenlenir. Belirli hayatlarda ancak bir ya da iki üyesine bile rastlayabiliriz. Bir denge oluşturmak, üyelerinin geçici olarak unuttuğu ya da tamamen bir kenara ittiği bir bilgiyi şuurlarına dahil etmek amacıyla, “diğer tarafta” daima belirli sayıda üyelere sahip bir plana (üye sayısı tekamüle ve yapılmakta olan vazifeye bağlıdır) ihtiyaç duyulur.
Zamanımızın kritik yapısı nedeniyle ruhsal yönden uyanık planlar dünya üzerinde çok büyük ölçüde rol almış durumdadır, ki onların fiziksel varlıkları hayati bir önem taşır. Bu planların dezenkarne olmuş (bedenini terk etmiş) üyelerinin, daha yüksek varlıklardan gittikçe artan bir şekilde yardım almasıyla, fizik dünyada olmak ile olmamak arasındaki dengesizlik giderilmeye çalışılıyor. Bu durum, plan üyeleri arasında var olan güçlü psişik bağlantılar nedeniyle yeryüzüne tebliğ vermeye kadar gidiyor.
Ruhsal dünya ile bedenlenmiş planlar arasında kurulan iletişimle yürüyen işlemleri imajine etmek açısından, bir elektrik hattını gözümüzün önüne getirmek yararlı olacaktır. Tanrıdan yayılan ruhsal kudret, bir dizi “dönüştürücüden”, yani ruhsal varlıklardan geçerek düşürülür. Bu sayede o kudret, hem en gelişmiş insanlara, hem en yeni plan ruhlarına, hem de bu ikisi arasında olanlara en iyi şekilde aktarılmaktadır. Tekamül ettirici bedenlenmeler aracılığıyla, daha yüksek bilgiler alabilecek duruma gelmek için kendi ruhsal şuurumuzun düzeyini yükseltmeye çalışıyoruz.


GRUP HALİNDE BEDENLENMELER

Bir insanın, tek bir ruhsal plandan daha fazla plana ait olması ya da olmaması, öğretilerin farklı şeyler söylediği bir konudur. Bu daha çok, varlığın tekamül yolunun karmaşıklığına bağlı gibidir. Eğer bir varlık değişik temel konular üzerinde çalışıyorsa, bunun için birkaç plana ihtiyacı olabilecektir. Bu gruplardan bazılarıyla belirli bedenlenmeler sırasında hiç temas kurulmazken, bazıları da aynı zamanlara rastlayabilir. Bu planların yapısı ve büyüklüğü elbette farklı zamanlarda değişecektir. Ancak onlardan birine bağlanır bağlanmaz, ister bedenlenin ister bedenlenmeyin, dünyadaki eğitim devresi boyunca onun bir elemanı olursunuz. Hatta bu birleşmeler o zaman sürecinin ötesinde de devam edebilir. Öyle ki, bir varlık diğer gezegenler ya da diğer planlar üzerinde daha ilerideki tecrübe sikluslarına doğru ilerlediği zaman, yeniden, dünyadayken en samimi olduğu varlıklarla birlikte olmayı seçecektir.
Bu olgunun nasıl işlediğini tam olarak anlamak şu algılayış düzeyimizle çok zor görünmesine rağmen, bu planların esrarengiz bir biçimde birbirleriyle bağlantılı olduğunu anlamak mümkün olabilir. Bu planların şuurluluğu arttıkça ve koninin en başındaki varlığa yaklaştıkça, birbirlerinin içine girer ve her biri bir diğerinin gücünü sağlamlaştırır.
Ruhsal bir planın üyeleri, diğer tüm üyelerinin öğrendiklerini paylaşabilir. Bu, bir ahtapotun görüntüsüne benzetilebilir. Ahtapotun vücudu üzerinde her üyenin ta ilk bedenlenmeden beri tecrübe ettiği her şey bulunmaktadır. Her kol ise herbir plan üyesini temsil etmektedir. Birçok kolu olan ahtapot, kollarından birini ya da birkaçını yeryüzüne gönderdiği zaman, dünya yaşamı sırasında bir kolun başına gelen her şey, beden aracılığıyla o plana iletilecektir. Bu yüzden, ister bedenli haldeyken isterse bedenini terk etmiş haldeyken, bütün üyelerin öğrendiği şeyler gittikçe çoğalacaktır. Bu ortak tecrübe paketini paylaştıkça da, plan üyeleri arasındaki anlayış ve telepati de çok büyük ölçüde artacak ve güçlenecektir. Bu ise kendi aralarında sevgi ve güvenin artışını sağlayacaktır.


RUHSAL TASARRUF (EKONOMİ) YASASI

Bir insanın, bağlı olduğu planı için belli bir yaşamı tecrübe edebildiği gerçeği bizim öğrenme hızımızı büyük ölçüde artırır. Bu yüzden bu durum, hem zamanın hem de fırsatların boşa gitmesini daima önlemeye çalışan ruhsal tasarruf (ekonomi) yasasına uygundur. Bu anlaşılana kadar da bu fenomen pek kolay kavranılamayacaktır. Örneğin, farklı insanlar başkasının yaşamış olduğu bir hayatı sanki kendi hayatıymış gibi hatırlarsa, kendi kendilerine hayal kurmayacak; paylaşılan bu tecrübe havuzuyla bağlantı içinde olabilecektir.
En çok tartışılan konulardan biri de, yeryüzündeki devirlerini tamamlamak için, varlıkların kaç kez ve hangi sürelerle bedenlendiğidir. Bazı varlıkların, bu dünyayı çok sevdikleri için mümkün mertebe burada olmak istedikleri düşünülebilir; çok sık ıstırap çekseler bile. Bazılarınınsa maddeye bağlı bir yaşam tecrübesinden nefret ettiği ve bu yüzden buraya istemeye istemeye geldikleri ifade edilebilir.
Enkarnasyon örneklerimizdeki aile ilişkilerinin devreye girmesi, diğer bir ilginç konudur. İlk çağlardan bu yana yaşamımıza çok önemli ölçüde şekil verdikleri için, ailelerimiz genelde bizim en iyi öğretmenlerimizdir. (Aile bireyleri halinde birlikte bedenlendiğimiz insanların, bizim ruhsal planımızın üyeleri olabileceği de unutulmamalıdır. Hatta bu insanlar, bize, çok çabuk bir şekilde zor bir dersi öğrenmemize yardım etmek amacıyla, dış görünüş itibarıyla negatif bir rolü de üstlenmeyi kabul etmiş olabilirler.) Sahiplenmeme duygusu, eldeki kudretin sorumlu bir şekilde kullanılması, bulunduğu yeri başkalarına devretmek, sadakat ve yardımlaşma gibi şeyler; yoğun ve çok sıkı bir aile yaşamı içinde hızlı bir biçimde öğrenilebilecek birçok sınavdan birkaçıdır.
Bütün ruhsal olaylar gibi, geçmiş yaşamlardan gelen arkadaşlarla bağların yeniden kurulması, tasarruf yasasıyla yönetilir. Bu yasa, bizlerin ruhsal yönden en yakın olduğumuz varlıklarla yeniden buluşmamızı sağlayacak şekilde yaşamımızı planlamamıza yardım etmektedir. Özellikle çağımız gibi çok zor bir geçiş süreci sırasında, bir varlıkla birlikte başarılı bir şekilde yaşamayı ve vazife yapmayı öğrendiğimiz birçok yaşamı heba etmek akılsızca bir şey olacaktır. Sevgi dolu ve yaratıcı bütün ilişkiler artık günümüzde hayati bir öneme sahiptir. Kötü bir geçmişe sahip olanlar bile yeniden aktif hale getirilmelidir. Bu sayede gerekli düzeltmeler yapılabilecek ve o yaratıcı ilişkiye girmek için ışığın önü açılabilecektir. Bu nedenle, günümüzde benzeri görülmemiş bir sayıda varlık enkarne olmasına rağmen, önceden bilinen insanlarla yeniden birleşmekte olduğumuzu öne sürmek pek fantezi olmayacaktır; tam aksine, mantıklı bir varsayımdır. Tekamül yolumuzu ne kadar şuurlu izlersek, en iyi şekilde yardım edebileceğimiz ve yardım görebileceğimiz varlıklarla çalışmaya o kadar emin adımlarla başlayacağız demektir.


GEÇMİŞ YAŞAMLAR HATIRLANMAMALI

Birçok ezoterik okul, önceki yaşamlarımızı hatırlamayışımızın nedenine bu bilginin bizim varlığımız için zararlı oluşunu gösterirler. Geçmişte yaptığımız hatalar ve yanlışlıklar şu anki enerjimizi boşu boşuna harcamamıza sebep olabilir. Bu yüzden bizlerde bir suçluluk kompleksi yaratmamalıdır.
Onlara göre, hatırlayabileceğimiz pozitif ve mutlu şeyler, meydana getireceğimiz zor ve moral bozucu anıları dengelemeyecektir. Yine bu ezoterik okullara göre, geçmiş hayatlara ait hatırlama çabaları hem hatalı hem de tehlikelidir.
Bu unutma olayının, daha yüksek varlıklar tarafından sağlanan koruyucu bir mekanizma olduğuna ve bizim bu unutma olayını bize tehlike getirecek derecede kurcaladığımıza inanıyorlar. Onlara göre sadece bir anlık hatırlamalar bizim için güvenli durumdadır. O anlarda da o kişinin psişesi ve rehberleri, bu anı malzemelerinin yüzeye çıkmasına izin vermiştir, o kişi, o anılarla başa çıkmaya hazır durumdadır.
Kendi geçmişimizle ilgili daha fazla şey öğrenmeye çalıştığımızda kuşkusuz birçok tuzağa düşebiliyoruz. Gerçi birçok operatör, kendilerine başvuran insanlara, geçmişe ait bilgileriyle kendilerini daha fazla tanımalarına yardımcı oluyorsa da, regresyonlar konusunda paranın tatlı parıltısı ve duygular da devreye girmektedir. Herkes her şeyi kendine yontmakta, safça davranışlar desteklenmektedir.
Geçmiş yüzyıllarda tekrardoğuş inancı hemen hemen sadece Doğu dinlerinde bulunmaktaydı. Ama şimdi artık Batı’da da geniş ölçüde yaygınlaşmış halde. İmparator Jüstinyen 553 yılında İstanbul’da Beşinci Birleşik Kiliseler Konseyi’ni topladığında, “aforoz kurumuna inanmayı” zorunlu hale getirmişti. tekrardoğuş, Hristiyanlığın başlangıcında temel bir inançtı ve onun yaygınlaşmasını önlemek ihtiyacı duyulmuştu.
Günümüzde Hristiyan ülkelerinde enkarne olmuş çok sayıda insan, tekrardoğuşun hiçbir zaman araştırılmadığı hayatlar geçirdiler. Ama artık onların bu bilmeceye eğilmeleri hem kolaydır hem de doğal bir olgudur. bu insanların anlayışları genişlemiş, derinleşmiştir. Tesadüfi bir ziyaretçi olmaktan ziyade, bu gezegenin bütünleyici bir parçası olduğumuz fikrine yeniden bağlandığımız zaman, uzun süreden beri hep sevdiğimiz bir yuvayı baştan başa saran felaketi sessizce seyredip durmayacağız artık. Onun kaderiyle derin bir şekilde ilgilenip, Tanrının damlaları olarak rollerimizi gerçekleştirmeye başlayacağız.

“The New Age in a Nutshell” adlı kitaptan alınmıştır.